Hasarlı Bilgiler

Hasarsız bilgiler kitaplarda...

Günlerden pazar, uzun zamandır yalnız kalmamıştı evinde, ev arkadaşının yurtdışında olmasına rağmen kalıcı misafirleri vardı. Salonda yatan iki arkadaşının bavulları ulu orta yerlerde üzerlerinde kot, tshirtleri, yerlerde çorapları. Eğlenceli olacağını sanıyordu. Ama şimdi dibe vurmuş durumdaydı. Onlarla alakalı olmayan sebeplerden dolayı artık hep yalnız kalmak istiyordu. Dün gece biri el uzatmak istemişti. Yardım için uzanan eli tuttu. Buluşmak için Avrupa yakasına geçmişti. Yarım saat geçmemişti bile yanından ayrılmış sokak ortasında telefonda onunla kavga ederken buldu kendini. Filmlerdeki sahneler geçti aklından, birkaç kişiyi aradı. Boka battım berbatım iyi degilim dedi. Yarın görüşelim dendi. O da elveda dedi. Keskindi bıçağı; gözleri bağlanmış birinin karşısında silahlı kişiye bıçak sallaması gibiydi. Canı daha da yanmıştı. Bahar umut demekti. Sokağa akmak, haftasonları beyoglunda takılmaktı. Vazgeçmeye kararlıydı. Artık hayatı bu çizgide sessiz sakin evinde alkol, sigara, müzik, filmlerle bazen kitap, dergi, gazetelerle geçecekti. Yaşlanmıştı belki de, o yüzünü görmüştü metrobüsün camında. Yakışmıyordu ama yapışacaktı. Kendi içine yönelip tekrar o kendi dünyasına sevecen gözlerle bakacaktı artık.

6 Nisan 2012

"Eksildikçe saatler"

Loş bir ışık hüzmesinin altında karşısındaki ekrana bakıyor ve uzun zamandır duyamadığı müziğin o herkese özel olmayan fısıltılarını duyabiliyordu. Gözlerinin açık ya da kapalı olması farketmiyordu. Görebileceği birşey yoktu, hem duman yaşartıyordu gözlerini. Kaybetmişliğini düşünüyordu onca yazdıkları artık gitmişti, yanmış bitmiş kül olmuştu. Baştan o diyalogları kafasında yaşayarak yazması bile aylarını alabilirdi. Cesaretsizlik örneği gösteriyordu. Duyanların "yaşam devam ediyor üzülme"lerini kendi kulağına fısıldıyordu. Bu yüzden artık onlara bahsetmesine gerek yoktu. Hüznün paylaşıldıkca azalmadığını aksine paylaşıldığını, bulaştığını biliyordu. Aslında bu kadar abartılacak kadar çok değildi yazdığı sayfalar. Sadece hüznü seviyordu. Kimbilir neler saklıyordu bu hüznün arkasına. Biriktirmiş olmalıydı ve hepsini bu ucuz romanın 3 5 sayfasıyla yakmaya çalışıyordu. Müziği yakalayarak duraksaması, güzel sözlermiş demesi bunun kanıtıydı. Neler saklıydı o cam gibi gözlerinde. Yine duraksadı... Onun duyduklarını duyabilir misiniz? Müsadenizi istese, izin verseniz... Müsadenizi isteyemez ama, öncelikleri arasındasınız. Hiçbir zaman giden olamaz. Hırçındır, öfkelidir, küstahtır, uyuzdur, kendini beğenmiştir hepsi sayenizde. Siz yokken ne kadar sakindir. İçi dışı bir değildir. Her ne kadar olmaya çalışsada kişiye göre davranır. Onlarca rolü vardır. Herkese bir çakra kolyesi giydirmiştir oradan bakar rolünü oynar. Bak yine rolü değişti başka dünyalara gi....

9 Temmuz 2011

Aklıma Gelmişken

"Yalan söylemem asla diyenlerdenim. "

Hiçbir insana zarar vermem asla ama geçenlerde yanlışlıkla xxx in ayagına basarak düşmesine, soyunma odasında t-shirtümü çıkartırken ordan geçmekte olan yyy nin gözlüklerinin burnunu acıtmasına, çalışırken zzz nin ayagına alet düşürmem dışında.
Ama hiçbir insana zarar vermem asla...

Yalan söylemem asla... Biraz abartmışlığım olabilir olayları.

Önce o başlattı ama o kadar yetenekli olmasaydı. O o kadar şey anlatırken bende susamazdım etkileme gereksinimi duydum çünkü etkileniyordum yavaş yavaş. Sidik yarıştırdığımı anlamıştı tabii ki. Diyalogun özetini geçmem gerekirse:

O dans ediyor BEN bateri çalıyorum.
O fotograf çekiyor BEN resim yapmayı seviyorum.
O kendince kliplerde ufak danslar sergiliyor BEN kısa film çekiyorum.
O film izliyorum diyor BEN kitap okumam lazım diyorum.
O dans antrenmanı yapıyor BEN kondisyon aletleri ile spor.

Bu dediklerimi dönem dönem yapmışlıgım var ama bunları şu an yapmıyorum. Dediklerimin mealine gelirsek ; bateri çalmıştım ama kısa bir macera olmuştu, 4 sene falan olmuştur stüdyonun önünden geçmeyeli. Evet resim yapmayı seviyorum daha dogrusu başkaları resim yaparken işlerine karışmayı. 2 tane klip çekmiştim amatorce birini yayınlayabilirim aslında. Evet kitap okumam lazım! Aletleri alalı 2 hafta oldu ufak caplı çalışmalar başladı tabii ki.

Neden kendimi yalan söylemiş gibi hissediyorum? Sadece biraz abartmışım. Hadi onu geçtim kendime yalan söyledim, bunları severek yapıyormuşum gibi bir izlenim uyandırdım, buna kendimde kandım bu aralar. Neyse lafı uzattım kitap okumalıyım

15 Mayıs 2011

Biraz Havacılık...

Kendi mesleğimle ilgili olarak merak edilen ayrıntıları yazmak istedim bugün.
Ayrıca sorularınız olursa elimden geldiğince cevaplamaya çalışırım.

Öncelikle ilk olarak havayolunun karayollarına göre neden daha güvenli olduğunu gösteren istatistiksel bir siteyi incelemenizi tavsiye ederim. http://www.airdisaster.com/statistics/

Bu sitede de görüldüğü üzere Avrupadaki havayolu şirketlerinin (THY hariç) kaza oranları 0,32 ile 1,67 arasındadır. Bu oran karayoluna göre oldukça azdır.

Demiryolu taşımacılığında ise ülke olarak bir sıkıntı içinde olduğumuz gözler önünde, kısa mesafelerde oldukça kullanışlı fakat uzun mesafelerde zaman, güvenlik ve bazen rahatlık açısından taviz vermek zorunda kalabiliyoruz.

Deniz taşımacılığı karayolu trafiğinden kaçış olarak kullanılan yedekte tutulan bir ulaşımdır bana göre.

Hepsine birden baktığımızda havayolu taşımacılığının güvenlik, rahatlık, zaman ve bazen ücret açısından diğerlerinin bir adım önünde olduğunu görüyoruz. Kullanınız, kullandırınız.

Yanlış bilinen ya da merak edilen daha önce karşılaştığım sorulardan birkaçını buraya yazmak istiyorum.

Uçakta öncelikle tek kanat vardır. Sağ sol dediğimiz zaman kısımlarından bahsederiz. Sağ kanat sol kanat diye birşey yoktur. İç kısımdan birbirinin devamıdır.

Yakıt kanatta ve uzun mesafeli uçuşlarda center tank denilen arka kargoya yerleştirilen seyyar tanklarda depo edilir.

Kanatlar sağlam yapılmalarına rağmen esnektirler. Uçuş sırasında bir kuş gibi kanat çırpıldığına şahit olabilirsiniz. Korkmanıza gerek yok.

İniş takımı ayriyetten kalkış içinde kullanılır. Kalkış takımı değilde iniş takımı denmesinin sebebi inişte daha çok risk olduğundandır. İniş takımı arızalı olduğunda yerdeysek sorun değil ama havadaysak yumuşak bir zemine ya da köpüklenmiş havaalanına o da olmadı suya iniş zorunludur.

Kara kutu diye bahsedilen kutu aslında kara değildir. Parlak bir turuncu renge sahiptir. Kazadan sonra kolay bulunsun göze çarpsın diye bu renk seçilmiştir. Kara kutu denmesinin sebebi ise her zaman kara bir habere vesile olmasıdır. Kara kutu içindeki kaydediciler sayesinde kokpitte konuşulanların kaydını tutar (CVR=Cockpit Voice Recorder). Ayrıca 2 tanedir. Bir diğeri ise uçuş bilgilerini kaydeder (FDR=Flight Data Recorder). Böylece kaza sonrasında konuşmalardan ve uçuş bilgilerinden kazanın nedeni ortaya çıkartılır. Bir uçağın düşmesi için en az 2 farklı sebebin olması lazım. Tek başına bir arıza uçağı düşürmez. Misal: Sol motor sustu diyelim, uçak düşmez. Sol ve sağ motor sustu uçak yine düşmez. Uçaklar dizayn edilirken her sistemin illa ki bir yedeği düşünülerek ayrıca pilot ya da teknisyen hatasına karşı dizayn edilmiştir.

Fight Club ın bir sahnesinde oksijen maskelerinden bahsediyordu. Oksijen maskelerinin paniği azaltmak için verildiğini ve kafa yaparak insanı uyuşturduğundan bahsediyordu. Oksijen maskesinin normal soluduğumuz havadan farkı biraz daha fazla oksijen oranına sahip olması. Daha fazla oksijenin kafa yaptığını düşünürsek yaylalarda yaşayan insanların kafası her daim iyi olmalı.

Aklıma son olarak can yelekleri geliyor. Havada uçan bir cisimden kurtulmanın yolu karaya ulaşmaktır bunun için ise araç olarak can yeleği değil paraşüt lazımdır. Amma velakin paraşüt kullanması kolay bir araç değildir. Onca yolcunun panik halinde atlayacağını düşünürsek karaya sağ salim inilmesi mucizelere bağlıdır. Bırakın pilot indirsin uçağı yaşama şansınız daha fazladır. Ayrıca uçaktan atlamanızı gerektirecek bir hal aklıma gelmiyor. Yangın çıkarsa yeteri kadar yangın söndürücüler zaten mevcut. Ayrıca pilotlara da paraşüt verilmiyor. Can yeleklerine geri dönecek olursak koltuğunuzun altında mevcuttur. Bazı hallerde uçak denize inmek zorunda kalıyor bu durumda can yelekleri işinize yarayabilir. Uçak indikten sonra hala hayattaysanız eğer, şişirme ipini çekiniz yoksa can yeleği sizi uçağın tavanına yapıştırır uçaktan kurtulmak için aşağıya yüzmek zorunda kaldığınızda ise bu zor olabilir

Ayrıca olağanüstü hal anında tahliye için kapılar açıldığında escape slide lar açılır. Bunlar uçağın kapısından aşağıya kadar uzanan şişme botlardır. Kayarak karaya ayak basabilirsiniz. Su üstünde yüzebilirler.

Kaza olduktan sonra kazayı anlayan bazı sistemler mevcuttur (ivme farkından dolayı) bu sistemler uçağın yerini merkezlere gönderir. Bu şekilde kaza alanına kısa sürede ulaşılır. Merkezler ayrıca uçakta bi aksaklık olduğunda zaten izlemeye alırlar. Bunu pilot ile haberleşerek durum hakkında bilgi alarak ve bilgi vererek yapılması gerekenler hakkında fikir alışverişinde bulunarak yaparlar.

1 Mayıs 2011

Aklıma Gelmişken

Artık Kartal'da yaşıyorum. Yeni şirketime başlayalı tam bir ay oldu. Yeni şirket demek haliyle yeni ev, yeni ev arkadaşı, yeni eşyalar, yeni komşular, yeni masraflar demek.

Yeni komşular derken karşı komşulara kanım ısındı onu belirtmek istedim. Yoksa komşuluk artık bla bla... Gerçi kaç kişi kaldığını kestiremedim daha karşımızda.

En iyi komşu benden daha az ses çıkaran komşudur. Faydasını geçiyor artık insanlar zararı olmasın yeter diyorlar. Sesleri çıkmıyor yeter de artar bana :)

Daha öncesinde suyun karşısında Atatürk Havalimanında çalışıyordum bilmediğiniz üzere.

İstediğim şartlar oluşmadı dedim ve Sabiha Gökçen HL 'na başka bir şirkete geçiş yaptım.

Teklifleri iyi sayılırdı. Bazıları orada yoluna devam etti. İnsan verdiği kararların
sonucunu merak ediyor. Verdiğim bu kararın neticesinde neler kazanıp neler kaybettiğimi diğer arkadaşlarımın kazanıp ve kaybettiklerine göre sürekli karşılaştıracağım galiba.

Kendim birşey başaramasam bile onlar başarısız olursa başarılı olacağım, süperrr. İyi ki kalmamışım diyeceğim. Hayatımın kadınıyla bu taraftayken tanışırsam, kadere inanacağım aldığım kararı süper olarak nitelendireceğim. Sonra ayrılırsak kafamı zikeyim bok var geçiş yaptım bu tarafa taşınmasaydım da hiç tanışmasaydım diyeceğim.

Diğerleri zam alacak, hay bu şirketin diyeceğim. Ben alacağım zammı onları cesur olmamakla suçlayacağım. Şirket batacak onlar beni sabırsız olarak nitelendirecek, niye beklemedin teklifi diyecek. Senin yüzünden battı cenabet adam diyecekler.

Belki facebooklarına paris'te, roma'da, londra'da çekilmiş fotolarını koyacaklar bende dakar'da, kahire'de, pekin'deki fotolarımı koyarım. Ya da tam tersi olur. Kısacası bunların hiçbirini göze almadım seçimimi yaparken. Ya mal olmalıyım ya da çok kızmış olmalıyım ya da akıllı biri olmalıyım. Önümdeki seneler bunu ortaya çıkaracak galiba. Ama asla pişman olmayacağımdan eminim. Herşeyde bir hayır vardır diyenlerdenim.

Tek üzüntüm karşıya geçmek, tam bir felaket geliyor bana. Ama herkeslerde o tarafta kaldı. Yazda geliyor... O taraftakilerle(the others) nasıl görüşeceğim :( Bu tarafta yeni arkadaşlar edinmem lazım. Nasıl oluyor da oluyordu bu iş?

15 Mart 2011

Aklıma Gelmişken

Herkes onu on geçe, gösteriş abidesi. Bir diğeri tarafından beğenilmek için saatlerin pazarlama stratejisi olan onu on geçeden farksızız. Herkes beğenilmek ister; renkleri, boyutları, kişilikleri ne olursa olsun. En güzelinden en çirkinine en ufağından en büyüğüne en pahalısından en ucuzuna hepsi onu on geçe bütün duran saatler, bütün soluk alan insanlar! Amaçları sadece zamanı göstermek olan saatler neden vitrinlerde hep onu on geçerler? En uzak köydeki saat satıcısı hangi ülkeden olursa olsun onu on geçeye ayarlar saatleri. Acaba neyi simgeler bize, bilinçaltımızdan hangi güzelliği çeker? Kollarını açan bir kişinin figürü müdür yoksa uyku saatinin ya da sabah kahvesinin zamanını mı anımsatır?

8 Aralık 2010

Aklıma gelmişken

Gregory house gibiyim bu aralar biri birşey diyor aklıma on tane şey geliyor. Haliyle aklımdaki on şeyi düşünürken şimdiki zaman akıp gidiyor, anlatılanları algılama seviyem düşüyor saçmalamaya başlıyorum. Arkadaşlar arasında bu tarz durumlarda mala bağlama diye bi tabir kullanırız. Mala bağlamanın hafif ucundan yakaladı mı arkadaşlar öyle bi sokarlar ki o mal durumuna kurtuluşunuz futbol ya da başka birinin gafı olabilir ancak, kadın muhabbeti bile kurtaramaz. Ortalık malı yaparlar tüm gün, hayatlarının son günü gibi eğlenir coşarlar.

Bugünkü aralarda sohbet ederken ortalık malı olmamdan önceki muhabbette; kısmetse evlenecek bir arkadaşa, kız kısmısı çekiştiriliyor. (söylemeden geçemeyeceğim:Öküz arkadaşımız ağırdan satıyorum diye müstakbel kayınpederini bayramda aramamıştı :))
Fedakarlıktan falan bahsediyoruz. Mecnun Leylası için neler yaptı ki dendi sonra yaptıklarınının adına aşk denildi. Sonra diğer açıdan baktık ulan Leyla neler yaptı diye, biz hatırlayamadık. Leyla sadece beklemişmiydi acaba?
Mecnun dünyadaki herhangi bir kadın için dağları delse aç susuz kalsa o kadın Mecnun'u mutlu ederdi. Leyla herhangi bir kadını temsil eden dişi kişilikten farklı değildi bize göre...O yüzden bir aşk hikayesiydi ama Leyla nın ismi fazlalıktı
Mecnun ve herhangibir kadın
Mecnun ve noname
Mecnun ve no.9
Mecnun ve trinity

Leyla bekleyip başkasına gitmedi! Aslında kızların yaptığı en büyük fedakarlık dimi?
Hep denir ne doktorlar istedi mühendisler istedi gitmedim. Vayy be fedakarlığa bak. Bununla tehdit ediliyoruz.
Sadece beklemek... Diğer bir deyişle erkeğinin arkasında durmuş oluyor bu da en büyük fedakarlık 2 olsa gerek.

Bir filmden alıntı aklıma geldi. Yaşlı adama soruyorlar senin hayatında hiçbir kadın olmadı mı? Senin yaşındakiler evlenmiş ve çocuk yapmış oluyorlar. Adam cevap veriyor: Bütün evde kalmış erkeklerin hikayesiyle aynı benimkisi de. Tabii ki aşık olduğum biri vardı,deliler gibi aşıktık birbirimize, onu çok beklettim o da başkasına vardı.

Biz erkekler aceleci davranmazsak kuş uçuyor yuvadan! Birileri kapıveriyor...

Sonra daldığım kısımda ben 12 Eylül dönemini düşündüm. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan aydınların, siyasetçilerin sadece erkekler olması dikkatimi çekmişti.(Bu erkeklerin kimisi ölümden kaçmıştı, kimisi ise daha güzel bir yaşam için sıvışmıştı) Elini taşın altına sokabilecek bir kadın yok muydu o zamanlar? Haksızlığın karşısında tek bir kadın bile duramamışmıydı? Fiziksel olarak yetersiz olan kadınlar, zihin meydanında da zihinlerini kullanamamışlardı. Haksızlık karşısında susmak suçtu değil mi anne?

Aslında ülkemizin sorunu kadınların yeteri eğitim almasını engelleyen erkeklerin onlardan sadece beklemelerini sadık kalmalarını beklemesi. Bu durumda kadının sınırları çizilmiş oluyor. Bunun dışına çıkan, çıkmaya çalışan bir kadın çevre tarafından hor görülüyor, arkasından konuşuluyor, laf ediliyor, laf sokuluyor, engelleniyor.

15 Ağustos 2010

Aklıma Gelmişken

Birisine iyilik yaptığımızda gerçekten bu bir iyilik midir?
Yaptığımız iyiliğin sonucu olarak hiç bizi kötü adam olarak işaret etmediler mi?

Peki ya kötülük? Elinde olupta iyilik yapmamakta kötülüktür.
Ama ellerinde güç olupta kötülüğe müdahale etmeyen iyi insanlarda mevcut bu hayatta. Bu onların sinsice cezalandırma sistemidir.

İyinin iyi ya da kötünün kötü olduğuna kim karar veriyor.
İyiliğin kötülük, kötülüğünse iyilik olduğu birçok durumla karşılaştım.
İyilik yapana nezaketen teşekkür ederim ama sonucunu görmek isterim her zaman.
Çünkü bu iyiliğin sonucu aslında, kötü bir sonuçta olabilir. İyilik kötülüğe dönüşmüş olur bu durumda.
Bu davranışta bulunan birinin olması gerekeni yaptığını düşünürüm her zaman.
Bu davranışından dolayı iyi ya da kötü sonuç doğursun asla suçlamam. Çünkü müdahale etme şansını ben ona vermişimdir. Müdahalelerin sonuçları belirsiz olur çoğu zaman. Müdahale şansı veriyorsam bu riskide alıyorum demektir. Bu riski almamın sebebi ise müdahale etmişimdir kendi başıma ama bi cacık olmamıştır. Bir nevi mahkumiyet.

Sonuç önemlidir benim için dediğim gibi.
İyilik beklerken, bir insanın müdahale etmemesi bile güzel sonuçlar doğurabilir yeni kapılar açabilir. Diğer yandan iyilik adı altında yapılabilecek herhangi bir müdahale daha iyi fırsatların kaçışına neden de olabilir. Bu da kötü bir sonuçtur diğerine göre.

Genel bir örnek vermem gerekirse;
Bir arkadaşımın yüklü miktarda parası var diyelim ve bu parayı değerlendirme konusunda tavsiye istiyor.

1. durum:
Bu parayı altına yatıracağına x şirketten hisse senedi almasını tavsiye ediyorum beni dinliyor ve yatırımını yapıyor. X şirketinin hisseleri dibe vuruyor bir anda yatırımın tamamına yakını gidiyor. İyilik yapmak isterken kötülük yapıyorum.

2. durum
Müdahale etmek istemiyorum ne hali varsa görsün diyorum yani kötülüğünü istiyorum bir nevi. Bildiğim şey hisse senedinin daha fazla kazandıracağı, altının ise durumunun belirsiz olduğu ama bu bilgiyi onunla paylaşmıyorum. Ve bu bilgiyi paylaşmayarak aslında kötülüğünü isterken iyilik yapmış oluyorum.

Ayrıca genel bir şekilde 2 durumada bakarsak insanoğlunun şu dönemlerde takındığı tavır: aman bana ne, ne karışacağım oluyor genelde. Çünkü insanların aklı karışık, iyilik yapanın genelde kötülük bulduğu bir dönemdeyiz. Herkes kafasını çevirir olmuş durumda. Yolda gördüğümüz birine ya da yaralanmış birine genel anlamda iyiliğimize ihtiyaç duyulan durumlarda insanlığımızdan çok o mantığımızı kullanarak kendi ilk durumumuzu ve son durumumuzu düşünerek her halükarda kazasız belasız eve varıp kanepeye uzanarak tv seyretme son durumunu düşlüyoruz.



Sonuç olarak bir tavsiye vermem gerekiyor ama tavsiye verebilecek durumda değilim şu an çünkü iki yüzlü durumuna düşmek istemiyorum.

Tarihte de insanlığa iyilik olsun diye yapılan icatların tamamına yakını insanları birbirlerine düşürmüş, insan ölümlerine ve köleleştirilmelerine neden olmuştur.
Olmaz olsun böyle iyilik lafını da şimdi aklıma barut nasıl icat edilmişti derken söylemiş oldum. Laf aslında herşeyi açıklıyor. Bu laftan başlasaydım anlatmaya daha kolay olabilirdi aslında anlatımım.


Dip not olarak yazıma eklemek istediğim ise; omuzlarımızda bulundugu tasvir edilen meleklerin iyiliği ve kötülüğü neye göre tespit edip hanemize artı ve eksi ekledikleri. Sanırım netice degil hatice önemli oluyor bu durumda...

27 Temmuz 2010

Aklıma Gelmişken

Filmlerde zamanda yolculuk yapan kişi gittiği zamandaki kendisiyle karşılaşmak istemez. Neden; çünkü zaman akışında bükülmeler falan olurmuş ve dünya önü alınamayan değişikliklere uğrarmış. Belki şimdilerde bu yüzden dünya böyle barış ve sevgi dolu, her yer yemyeşil, suları içilir. Zamanda yolculuk yapıp kendisiyle görüşmeyen birileri varsa ben şahsen teşekkür ediyorum ama kendisiyle görüşen ve dünyanın bu halinden sorumlu biri varsa dünyanın kaderini değiştirdiği için Tanrı yı kızdırmıştır. Beni de kızdırmıştır... Ben Tanrı mıyım?

Aslında birbirleriyle görüşseler randevulaşıp halı saha maçlarında adam eksiği direk giderilir. Diğer yandan 10 tanesini toplayıp bunlar vücutsal açıdan en formda ve güçlü zamandakiler olmalıdır, birleşip adam dövülebilir. Sonra ilerleyen yaşlarda çocuk sahibi olunmak istenirse geçmiştekinin saglıklı cıvıl cıvıl spermleri kullanılabilir. Adam ya da kadın herhangi bir organa ihtiyaç duyarsa geçmiştekinden çalınabilir dersem olmaz gelecektekinden çalınır. Nasıl olsa onun ölmesi geçmiştekinin yaşamasını sağlayacak, aynı yaşa gelince birileri de onun böbreğini dalağını çalmaz inşallah.

En önemlisi şimdi aklıma geldi 11 tane messi 11 tane maradona ile maç yaptırılabilir. Kim daha iyi görülür. Gelmiş geçmiş en iyi sporcularda bu yöntemle istenilen zaman ve mekanda somut kanıtlarla yarıştırılabilir.

Bir üçlükle yazıma son vermek istiyorum...

"Keşke biraz ölmesem, üzülmese Leyla.
Bir de o kadar güzel ki Tanrı'm gülüşü.
Görsem ölürüm. (görsen ölürsün diyemem, kızarsın)
"

2 Mayıs 2010

Aklıma Gelmişken

Lise yıllarımın başlarıydı yazılarını keşfetmem. Haftasonu eklerinde yazardı ve diğer köşe yazarlarına göre onun köşesini okumak beynimi rolantiye alarak akışına bırakmak gibiydi. Sonra her gün yazmaya başladıysa da zamanla okumayı bıraktım. Onun gibi sosyal kendi yaşadıklarımdan yazmak ve gülümsetmek isterdim amma velakin nedense beynimi biraz daha yormak istiyorum galiba, ki yazdıklarımı gözden geçirince başka bir moda girmişliğimi farkettim.

Hayatımda samimi olduğum onlarca arkadaşım oldu. Herşeyi paylaştığımız ama bir şekilde hep yollarımız ayrıldığı. Geriye hep etkiler kaldı. Onların bende, benim onlarda düşünce ve davranış aktarımlarım. Gün gelecek illa ki ben yazmaktan vazgeçeceğim sizler de okumaktan. O gün geriye sadece ara sıra girip baktığım bir sayfa kalacak, orada görmek istediklerimi tekrar okudugumda beni şaşırtmalı düşüncelerim, bunu kesin bir yerden araklamışımdır diyebilmeliyim kendime.

Bazen insan kendini uzaylı gibi hisseder etrafına bakar kimse kendisine karışmıyor o da kimselere karışmıyor. Duyarsızlık diz boyudur. Başkalarının hayatına ufak bir dokunuşun aslında kendi hayatına dokunuş olduğu gerçeği şimdiden iki kişi eder. Dokunulan hayat ise illa ki başka hayatlara da dokunur iyi ya da kötü. Ama kendimize dokunulmasını asla istemeyiz, büyüklerimizi eski kafalı olarak görürüz çünkü ufkumuzu genişletemiyorlar sadece iyi ya da kötü arasındaki farkları anlatıyorlar onca senelerdir saygıdan sevgiden bahsedip dururlar. İstisnalardan bahsetmek istemiyorum. Hep sert çıkışlarımız "senin iyiliğini düşünüyorum"la bastırılır.

Yakın bir zamanda büyüklerimle kavga etmedim ama yazı buraya geldi nedense...Daldan dala saatlerce yazabilme ve konuşabilme yeteneğine sahip olduğumdan, asıl konuma geçmek istiyorum.

Babamın evinde unuttuğum, seneler önce doğum günümde hediye edilmiş olan Emre Kongar'ın "12 Eylül Kültürü" adlı kitabını her rastladığımda biraz okurum. Aynı konuları defalarca okumama rağmen her seferinde yeni şeyler dikkatimi çekiyor. Türkiyemizde yaşanan güncel olaylara göre algıda seçiciliğim konulara göre artıyor galiba. Bu sefer dikkatimi çeken bir vatanseverin yumruğunun nedeni idi...



Anarşinin Temeli

Türkiye'de ortaöğretimin en önemli özelliği aktarılan bilgilerin çoğunlukla yanlış ve zararsız oluşuna karşılık, diplomaya çok büyük önem verilmesidir. Bu çok önemli çelişkiye ek olarak, bilgi aktarma yönteminin son derece kötü ve bıktırıcı olduğunu söylersek, bir öğrencinin karşı karşıya kaldığı trajedinin genel boyutlarını belirlemiş oluruz: Öğrenci, hiçbir işine yaramayacak ve yanlış bilgileri edinmek için toplum tarafından yapılan çok büyük bir baskı ile karşı karşıyadır ve yanlış olsa, yararsız da olsa bu bilgileri öğrenmesi zorunludur.

İşte anarşinin temeli burada yatar: Çocuklara öğrettiğimiz toplum ile içinde yaşadıkları toplum farklıdır . Üstelik çocuk okulda öğretilen toplumu da içinde yaşadığı toplumu da doğru dürüst öğrenememiştir: İçinde yaşadığı toplumu da doğru dürüst öğrenememiştir. Çünkü vakti olmamıştır. Okulda öğretilen toplumu öğrenememiştir. Çünkü dersler hem anlamsız ve yararsızdır, hemde kötü öğretilmektedir.

Bütün bunlara karşılık öğrenciye müthiş bir vatan kurtarma ve vatan için ölme (ve dolayısıyla öldürme) ideolojisi aşılanır. Biraz sosyal-piskoloji bilenler için durumun dehşeti ortadadır.

Ölmeye ve öldürmeye hazır, ama vatanı nasıl kurtaracağını bilmeyen bir vatansever gençler ordusu Türkiye'yi bir kan gölüne çevirebilir. Nitekim yakın geçmişte çevirmiştir de.

Kendi kendimizi aldatmayalım: 12 Eylül öncesi günde ortalama yirmi kişiyi öldüren tüm katiller yabancı ajan ve vatan haini mi idi sorusuna dürüst cevap verelim. Ben korkutucu cevabı açıkca vereyim: Bu katiller vatan haini oldukları bilinciyle değil, vatansever bilinci ile cinayet işliyorlardı. Kendilerine sorduğumuz zaman, vatanı satmak için değil, vatanı satanları öldürmek için cinayet işlediklerini (inanarak) söyleyeceklerdir. Sol için de sağ içinde doğrudur bu yargı.

Peki bu katiller nerede eğitildi? Moskova'da, Pekin'de, Washington'da ya da başka ideolojik odaklarda mı?

İçlerinde oralarda eğitim görmüş olanlar varsa da, hepsi için bu geçerli olamaz. En azından bu cinayet salgının ardındaki tüm kişiler yurt dışında eğitilmiş değillerdir.

O zaman acı gerçeği kendi kendimize itiraf edelim: Bu anarşistleri, bu teröristleri, bu katilleri biz yetiştirdik, biz ürettik. Bunun temelinde hiç kuşkusuz ortaöğretimimiz yatıyor. (Burada ilköğretim ile yükseköğrenimin, ortaöğretimden bile kötü olduğunu derhal belirtmeliyim...)...


Emre Kongar, "Ortaöğretimimiz Anarşist Yetiştiriyor" adlı bölümünden, 12 Eylül Kültürü, s.197

9 Nisan 2010

Aklıma gelmişken



Çevrecilerin çocuk sahibi olmaları elinden alınmalı diğer çevreciler tarafından. Çevreciliğin ilk şartı bu olmalı bence. Gerçek çevrecilerden bahsediyorum bu yolda canlarını verebileceklerden. Bunu kabul etmiyorsa üzgünüm ben çevreci olarak kabul edemem o insanı. Geri dönüşüm, doğal denge, çevreci ürünler kullanma, yeşile maviye sahip çıkmak bunlar zaten insan diye tabir ettiğimiz varlıkların sahip olması gereken özelliklerdir.

Bebekleri insan kategorisine sokabilir miyiz?
Düşünemezler, konuşamazlar, pizza ısmarlayamazlar, kumandayı uzatamazlar, mesaj yazamazlar, blog okuyamazlar, bırakılsalar oldukları yere işemekten kaçınmazlar kısacası tek başlarına yaşayamazlar, bağımlıdırlar ayrıca saftiriktirler:) .(İnsanın tanımına bakınız.) Hep yetişkinlere mahkumdurlar insan olana kadar. İnsan olana kadar ebeveynleri ve yakın çevresindeki insanları örnek alarak(copy-paste) kişiliklere bürünürler, dna'nın da payı olduğu söylenir sonuçta dna da ebeveynden geçer. Zeki, sosyal, paylaşımcı, kötülük yapmayan, cesur, hazır cevap, çalışkan vb. onlarca özellikler aşılanmak istenir. Peki çevrelerinde bu özellikleri alabilecekleri mükemmel insan modeli bulabiliyorlar mı? Bence hayır. Katiller, hırsızlar, tecavüzcüler, yalancılar, hilebazlar, yere tükürenler, sigara alkol madde bağımlıları sadece isteyerek yetiştiriliyor olurdu o zaman. Şansımıza ne çıkarsa da değil, sizin verdiklerinizin onun nasıl yorumladığı kişiliğine etki eder. Fazla baskı isyankar yapabilir, mesela kimisini de çalışkan. Fenerli olsun istersiniz Cimbomlu olur...("Kendi başlarına da doğru karar verebilirler." Kullanma Kılavuzu sayfa 118 80a 'k maddesi )

Çevreciler dünyayı gelecekteki nesillere daha yaşanabilir hale getirmek için uğraşıyorlar. Şimdiki haliyle bırakırlarsa teoride başarı sıfır olur. Ama bunu yapmak bile imkansız. Yenilgiyi kabullenerek çıktıkları bu yolda bu sebepten çok fire verirler.Çevreci çevreyi neye karşı korur?
İnsanoğluna karşı. İnsanoğluna karşı savunmasızdır sistemimiz. Sistemin kendine göre savunması vardır ama yetersiz kalıyor insanoğlunun gücü karşısında bu yüzden desteğe ihtiyacı vardır. Bu desteği açıklamak isterdim ama isim hakları konusunda hassasımdır. Peki neden her geçen gün daha da kirleniyor dünyamız?
İnsanoğlunun nüfusunun artışıyla bir alakası olabilir mi? Ne yazik ki evet! Bu nüfusa artık yetmiyor hiçbir şey, her geçen gün daha fazla üretiliyor daha fazla tüketiliyor. Enerji yetersiz geliyor, nükleer santrallere yönelme oluyor. Çöplükler yetmiyor doğa katledilip çöplük alan ilan ediliyor. Odun, kereste, lambiri yetersiz geliyor ağaç üretimi yetersiz olduğu için ormanlar kaçak kesiliyor. Yeni yerleşim birimleri için, maden arama için de katlediliyor doğa. Derelerin yatakları değiştiriliyor, denizler dolduruluyor, set çekilip yol inşa ediliyor, köprüler yetmiyor doğanın göbeğinden yol geçiriliyor, yerleşkeler yetmiyor yenileri inşa ediliyor vs. vs...

Neden bunların hepsi yapılıyor?

İnsanlara ve gelecekteki nesillere hiçbir şeyin yetmediği ve yetmeyeceği için! Yani talep meselesi. Madem nüfus artışı doğamızı mahvediyor. Çevreciler neden nüfus artışına katkı sağlıyor. Çelişki değil midir?

Çevrecinin çocuğu da çevreci olur. Asıl onlar çocuk yetiştirmeli yoksa ortadan çevreciler kaybolur diyenler olabilir. Bunun cevabını zaten yukarıda konuyla alakasız gibi görünen bir paragrafta açıkladım.

Keşke nükleer yerine rüzgar güneş gibi doğal(tükenmeyen) kaynaklardan yararlansak, çöplüklerimize geri dönüşüm tesisleri yapsak , sanayimiz ormanları ve sularımızı mahvetmese ama bunları yapanda insanlar, amaçları insana hizmet etmek olan insanlar! Aceleci ve sabırsızız

29 Mart 2010

Aklıma gelmişken

"Buralarda artık gün doğumu ve gün batımı var..." bu sözü kimden alıntı yaptım hatırlamıyorum, sadece saatleri ileri ya da geri alırken hep aklıma gelir. Sadece gün doğumuna ve batımına göre yaşayan insanları düşünüyorum saatin 1 saatlik esneklik payı hayatlarında hiçbir şeyi değiştirmiyor. Hayatta istediklerini başaranlar istedikleri için bu mertebeye ulaşabiliyor galiba. İnsanlardan uzaklaşmış ve randevularla ilgili sorunu olmayan insanlar.
Saatte yapılan bu oynama anlaşmasızlıkları engellemek için topluca uygulanır. Gecikme ya da birilerini bekleme olayına sebep olabilir en kötü ihtimalle. Randevulaştığın kişide zamanını ayarlamamışsa hiçbir sorun ortaya çıkmaz.

Saatin ileri ya da geri alınması gün ışığından daha fazla yararlanıp enerji giderlerinin azaltılması yönünde insanoğlunun uyguladığı bir yöntemdir. Önümüzdeki aylarda faturalarımı incelemeyi düşünüyorum. Kişisel olarak ülkemin hedeflediği tasarruf yüzdesinin yarısına bile yaklaşabilecek miyim acaba?

Doğu güneşi daha önce karşılamasından dolayı saatlerini batıya göre daha erken ayarlar. Yani bize göre doğudan bir ülke seçersek onlar daha önceden saatlerini ileri ya da geri almış olurlar. Bu durumda gece saat ikide doğudan bir insan ile telefonla konuştuğumuzu varsayalım. Bizde saat 1.59 olsun orada ise 2.59 olsun... Aramızdaki zaman farkı 1 saat. 1 dakika görüşmemizden sonra, ona saatin orada kaç olduğunu sorsam. O da saat ayarlaması otomatik olan saatine baksa ve saatin 3 yerine 4 olduğunu görse şaşırmaz mı (hiç unutan yok mu saatin ileri alınacağını) ve bunu ona aslında sadece bir dakikanın geçtiğini ve zamanda sıçrama olayını anlatsam inanır mı? ve bir sonraki aşamada kendini camdan at desem atar mı?:) Neden doğudan bir insan seçtim Türk insanını kandıramayacağımdan mı? İlkokul gezi otobüsünde arkadaşlarıma gözlerini kapatmalarını ve açın dediğimde dünyayı karanlığa bürüyeceğimi söylemiştim ve yapmıştım. Gerçekten görmeliydiniz. Başka bir konuya değinecektim. Doğuda yaşayanlar saatlerini 1 saat ileri ya da geri alıyorlar bizden önce. Saat farkı mesela 1 iken 2 ye çıkıyor ya da saat farkı 0(sıfır) oluyor. Bizden zaman olarak daha da önde yaşıyorlar ya da aynı saatte yaşıyor oluyoruz... Zaman makinesini icat ettim galiba :) Kullanma kılavuzunu tüm dünya uygularsa işe yarıyor

26 Mart 2010

Aklıma gelmişken

Son günlerde hiçbir şeyden bu kadar nefret etmedim "uyan halkım uyan" diyen kişilerden ettiğim kadar. Aslında özlerinde iyi insan olduklarından yumruk mesafemdekilere gülümsüyorum tepki göstermiyorum uzaktakilere de. Neden ki bu tepkisizliğim arkadaşlarıma? Geçici bir heves olduğunu düşündüğümden mi yoksa diyaloga girilmeyecek kadar ucuz bir konu olduğundan mı? Belki sadece facebook denilen sosyalleşme zımbırtısında iletilerinde gördüğümden ama çok sık gözüme çarpmaya başladı.

Asıl uyuz olduğum şeyi farkettim bu tarz düşüncelerin tavsiyeymiş gibi önüme sunulması. Neye uyanmalıyım, niye uyanmalıyım ? Aaa pardon halkları karıştırmışım ben başka halktanım. Düşünceme göre mi milletime göre mi yoksa ırkıma göre mi sıraya girmeliyim halkıma katılmalıyım. Ayrımcılığa mı dikkat çekilmek isteniyor? Halkım derken bir sahiplenme dışlama söz konusu, ama kimi niye? Diğerlerini tehdit amacı mı güdüyor bu söylem? Kim üzerine alınmalı. Halkım derken sahiplenme ve kalabalık güç gösterisi mi?

Ondan önce uyanmış olabilir miyim?
Seni niye böyle geç uyandırdılar. Korktuğun şey neydi ki?.. Başımıza geldi galiba o korktuğun. Üzgünüm geç uyandın, kaldığın yerden uyumaya devam et istersen. Ben seni uyandırırım... Uyan uyan yine geç kaldın. Herşey oldu bitti. Sanırım artık uyumamalısın. Evet evet uyuma bu sefer herkesi sen uyandır. Halkın sana ihtiyacı var. Kabul etmene sevindim çok fekadarsın halk seninle gurur duyacaktır. Evet sürekli tekrar etmelisin " uyan halkım uyan". Birşeylerin olacağını farkettiğinde zilleri çalıp başla bağırmaya. İyi ya da kötü farketmez yeter ki birşeyler olsun. Sen halkı uyandır iyi ya da kötü olduğuna onlar karar verir. Başka hiçbir şeye karışma, görevin bu kadar! Keyfine bakarsın sonra üzerine düşeni yapmış olmanın hazzıyla kaldığın yerden uyumana devam edersin.

"Beni sinir etmek istiyorsanız bu lafı öğrenmiş papağan hediye ediniz" Curock

23 Mart 2010

Aklıma gelmişken

Artık kahvaltı yaparken radyo dinleme alışkanlığı kazandım. Yerel ve ulusal radyoları rastgele dinliyorum. Açma tuşuna bastığımda elim arama tuşuna gidiyor ve o an hangisinde sevdiğim şarkıya denk gelirsem o kanalda kalıyorum daha da iyisini bulma umuduyla zaman harcamıyorum. Garip garip dj lere denk geldim hep, en sevdiklerim gazete okuyanlar ama onlarda kendi yorumlarını katınca herkesin gönlünü alma gibi bir çabaya girişiyorlar, ne dediklerini anlamışken anlama algımı sıfıra düşürecek açıklamalar yapıyorlar.

Bu sabah rastgeldiğim djlerden biri korsana hayır dedi, Gripinin müziği alıntı olan ve sanırım bundan dolayı sitelerinden yasal olarak indirilebilen "durma yağmur durma" şarkısını çalmadan önce, birkaç şarkı sonra ise izlediği ama daha Türkiye'de vizyona girmemiş filmlerden bahsetti. Türkiye'de vizyona girmemiş herhangi bir filmi yasal olarak izlemenin tek yolu bir organizasyonun jüri üyesi olmak benim bildiğim. Ama filmi anlatışı sonra durumu toparlama çabası olayın düşündüğümüz gibi olduğunu gözler önüne seriyor.

Nelerin korsanı var?
İnsanların hoşca vakit geçirmelerini sağlayan, düşünmeye sevk eden, başka diyarlara götüren en önemlisi toplumu ileri bir düzeye taşıma potansiyeli bulunan, herkesin değilde kişisel olarak sorsak bütün hepsini sanat eseri olarak kabul edebileceğimiz, eser sahibinin maddi ya da manevi beklentiler içerisinde zaman, birikim ve emeğini harcadığı ürünlerin korsanı vardır. Bir nevi doğru ama eksik bilgi!Gitti 15 puan. Müzik ve kliplerin? Yine eksik... Yiyeceklerimizin, giyeceklerimizin, temizlik malzemelerinin de korsanı var. Corsa'nın bile korsanı var (korsan taksi anlamında).

Hayati önem taşıyan malzemelerin korsanı varken ve bu tükettiriliyorken (kimse isteyerek tüketmez, Tükettiriliyor!) toplum neden utanıp ve vicdan yapıp sanat eseri kategorisinde yer verdiğim ürünlerin korsanını kullanmasın? Devlet kontrolünde kitabı, filmi, albümü orjinal alıyım, devlet kontrolündeki lokantalarda korsan et yiyim, kullandığım çatal bıçak kansorejen deterjandan kalma renkli halkalar taşısın, plastik ürünlerden de ayrıca tırsayım! Yok ya toplum bu sanat ürünlerinden yeteri kadar faydalanamazsa böyle gelir böyle gider. Okumalı, dinlemeli ve izlemeliyiz ki kötüyü iyiyken, iyiyi kötüyken farkedebilelim. Başkaları "uyan halkım uyan" diye bağırdığında aslında ne demek istediğinin farkına varabilelim.

20 Mart 2010

Aklıma gelmişken

Diyalog 1
-Yalan söyler misin?
+Hayır... hayır söylemem

Diyalog 2
-İnsanlar yalan söyler mi?
+Evet söylerler
-Peki sen yalan söyler misin?
+....Bazen. Her insan söyler dimi ama


Diyalog 3
-Eşin seni hiç aldattı mı?
+Hayır, bana sadıktır eşim,aldatmaz beni!

Diyalog 4
-İnsanlar birbirlerini aldatır mı?
+Evet aldatırlar
-Peki eşin seni hiç aldattı mı?
+.....sanmıyorum.

Her zaman soruların gücüne inanmışımdır. Sorular sadece cevap almak için sorulur. (İstisna 1: Kişi kendi kendine tanrım niye ben diye hayıflanmıyorsa tabi, onun cevabını kimse alamamıştır.İstisna 2:Duvara mı konuşuyorum ben? vs.) Almak istediğimiz cevap ise sorduğumuz sorunun biçimine göre olacaktır. Cevap karşımızdaki kişide olan bilgidir. Karşımızdaki kişide bu bilgiyi neden istediğimize bağlı olarak duruşumuzu, ses tonumuzu, mimiklerimizi bilinçaltında saliseler içinde inceleyerek uygun bulduğu düzeyde verecektir. Bu bilgiye yalın ve sade haliyle ulaşmak sanırım sadece işletim sistemlerinde mümkün. İnsanoğlu var oluşundan bu zamana kadar kişi olarak aynı sorulara farklı cevaplar vermiştir. Demek istediğim saatiniz kaç deyince 15.35, saatiniz var mı acaba deyince 15.45 cinsinden değil. Kişinin kendi yorumunu katabildiği cevaplardan bahsediyorum. Eğer yorum katabiliyorsa demek ki bizde bu yorumu etkileyebiliriz. Peki neden etkileyelim alacağımız cevabı kardeşim ben dürüstce direk aklına gelen ilk cevabı isterim diyenleriniz olabilir. O zaman diyalog 1 ve 3 deki gibi direk yalın sade kendinden emin cevapları alırsınız, kendinizce tatmin olursunuz aldığınız cevapla. Diğer yandan diyalog 2 ve 4 teki kişilerde aynı kişiler. Ne oldu da aynı sorulara verilen cevaplar değişti?

Kadınlar bu konuda uzmandır...
"Hayatım bu akşam yemeği dışarıda yiyelim mi?Yemek yapamadım" giriş cümlesi aynı kişiler arasında farklı diyaloglara gebedir. Bir tanesinde dışarı çıkmak için hazır eşini kapıda karşılayan bir eş düşünün. Diğerinde ise tv karşısında oturan bir eş düşünün. Aynı soruyu aynı sevimlilikle sorsalar. Amaca hangisini daha yakın bulursunuz? Evet haksızlık var aralarında biri şık giyinmiş yağ çekiyor, diğeri yemek hazırlamak yerine tv karşısında oturuyor. (ilkinin yemek hazırlamak yerine ne yaptığını bilmiyoruz, şahsen uydururumda durum karışır şimdi) Bu onların soracakları soruya istedikleri cevabı alma yolunda ortaya koydukları performans. Bilinçli ya da bilinçsiz
bu tarz performansları bizde çocukluğumuzdan itibaren uygulamaya koyulduk. Önce anne babamızla başladık sorularımıza (biraz daha çikolata yiyebilir miyim? nolur nolur nolur? bunlar yetmediğinde ağladık) istediğimiz cevapları alınca daha da abarttık hatta hayatımızın bir kısmında tarzımız oldu. sonra ablalar abiler arkadaşlar üzerinde denedik, taki kediyi feyz alan bir kız arkadaşa toslayana kadar. Kediler istediklerini (evet istek kelimesini kullandım çünkü soru soramazlar amaçlarına ulaşmak için) alma konusunda mükemmel yaratıklardır. Kendilerini sevdirene kadar sırnaşırlar, yemek verilene dek saatlerce miyavlarlar (çok utanmazlardır) hayatı zindan etmelerini engellemek için amaçlarına ulaşmalarını sağlarız. İstediği cevabı veririz ona. O da diğer açıdan istediği cevabı almayı başarmıştır.

Yani soru sorarken insanlara istediğimizi yaptırabilir miyiz?
İstediğini yaptırmayı amaçlıyorsan soru sorarken mümkün. Ama ben bu yazıyı amacınıza ulaşmak için nasıl, ne şekilde, hangi biçimde sorular sormanız gerektiğini öğütlemek için yazmadım. Her zaman kendi istediğiniz cevabı yönlendirilmeden verebilin diye yazdım.

17 Mart 2010

Aklıma gelmişken

Otele cebinizdeki paranın yarısından fazlasını verip biraz daha kaliteli bir yerde kalmayı tercih ettiğinizde sadece cebinizden çıkan para gecelik ücret olmayacaktır.
Odaya girdiğinizde yaptığınız seçimin haklılığını kimseye gösteremeyeceğiniz bir tebessümle gözlerinizi kısarken bir an önce duşa girmek vardır aklınızda.

Duştan çıktınız havlular sıfırdan farksız, yaz ya da kış oda bir insan vücudu için ideal sıcaklıkta derken susadınız mini buzdolabına yönelip açtınız ne ararsanız var içinde. Her türlü alkollü alkolsüz içecek, çikolatalar, cipsler, krakerler... Bazı oteller fiyat yazar bazılarında yazmaz. Bütçemizin biraz üzerinde bir fiyattaki otelde kaldığımıza göre bu fiyatlarda buna paralellik gösterecektir. Hiç sorun değil bu durum...

Gani Müjde bu durumda yardımımıza koşuyor ve diyor ki abiler ablalar sabah kalktığınızda "rahatsız etmeyin" yazısını astıktan sonra ilk iş karşıdaki markete gidip ürünlerin aynısından alıp yerine koymak... Böylece odanıza kontrole çıkıldığında, içinizde garip bir huzurla boy aynasında kendinize göz atarken içinizden

herşey yerli yerinde yine
bu sabahların bir anlamı olmalı diye mırıldanabilirsiniz.

16 Mart 2010

Aklıma gelmişken...

"sat gel gözüm yok para pulda"
aklıma takıldı ya bi kere ne zaman bu şarkıyı duysam
sinsice gülümsüyorum.ben de böyle kandırmak istiyorum
sevdiğimi :)