Aşk nasıl birşeydi?
Herkesin hayat ritmini aşk belirler. Aşk varsa coşarız yoksa bocalarız.
-Bu adil değil.
Bizler nasıl bu kadar aciz olabiliyoruz ki o ritmi başkasının ellerine bırakabiliyoruz.
Bütün enerjimizi o kişiyi bulmaya çabalıyoruz. Ama muhtemel kişiye rastlayınca burun havalarda, onu elde etme konusunda sıkıntılar yaşıyoruz.
Geçenlerde birinden hoşlandım ve güneş olmadıgı kadar parlaktı. Sonra araya sogukluk girdi ve eski hayat geri geldi.
Kendimi aciz hissediyorum. Yalnızken nereye kaçıyor bu coşku?
Son bir seneme göz gezdirdim:
-İş yerinde ki yaşantımın hayatımı etkilediğini görüyorum. İşimi seviyorum, mükemmeli arıyorum. Kesin kararlarım, ciddi kenarlarım var, eleştirilere de bir o kadar sertim. Son bir senede sorumluluklarım arttı onca kişiyle uğraşmak, istedigini elde etmek zormuş. Olması gereken duruşum bu oldu mecburen. Bundan dolayı mutsuz oluyorum bazen. Sosyal hayatıma da yansıdı gereksiz yere. Dengeyi kurmanın vakti geldi artık.
Kış sezonu geçsin başka bir şirkete "Merhaba ben geldim nedir arızamız" diyecegim.
-Aşk hayatım ise çok karmaşıktı. Onlarca kişiyle buluştum, görüştüm, yattım. En uzun soluklu olan ikisi ise tanıştığımın gecesi evinde kaldığım kişilerdi. İlginç bir istatistik... Ne insanlar tanıdım, kendimi tanıttım ama önceki sene ki gibi değildi. Farkettim ki aşk değil arkadaşlık arıyorum. Birkaç defa aşkı bulduguma inandım ama kararsızlığımdan kaybettim, beni buldu ben de bu sefer uzak durdum. Renkli yaşantıma şahit olan arkadaşlarım Okan Bayülgen sempatikliği demişti adına. Haklılardı. Hep sempatikliğimden kazanıyordum, başka bir albenim yoktu. Onu da kaybettim galiba. Bıcır bıcır konuşmuyorum artıkın, gözlerimle gülemiyorum nedense.
-Sosyal hayat ise sıradandı. Hep aynı gezmeler, buluşmalar. Arkadaslarım bu yaz yine yine evlendi. Bu yaz 3 kere falan Şile'ye kamp yapmaya gittik. 9 10 kere ise Kartal'dan tekneyle balığa açıldık. Balık tutmayı seviyorum. Bu kışta bogazda olacagız umarım.
Not: Bütün apartmanı, aile apartmanı burası diye saçma bir nedenden üzerime salan karşı komşu -üzgünüm o haltı siz nişanlıyken sizin salonda da yedim...
Babamla seyahat ederken dinlemiştim bu şarkıyı... O'nun hediyesi
Günlerden pazar, uzun zamandır yalnız kalmamıştı evinde, ev arkadaşının yurtdışında olmasına rağmen kalıcı misafirleri vardı. Salonda yatan iki arkadaşının bavulları ulu orta yerlerde üzerlerinde kot, tshirtleri, yerlerde çorapları. Eğlenceli olacağını sanıyordu. Ama şimdi dibe vurmuş durumdaydı. Onlarla alakalı olmayan sebeplerden dolayı artık hep yalnız kalmak istiyordu. Dün gece biri el uzatmak istemişti. Yardım için uzanan eli tuttu. Buluşmak için Avrupa yakasına geçmişti. Yarım saat geçmemişti bile yanından ayrılmış sokak ortasında telefonda onunla kavga ederken buldu kendini. Filmlerdeki sahneler geçti aklından, birkaç kişiyi aradı. Boka battım berbatım iyi degilim dedi. Yarın görüşelim dendi. O da elveda dedi. Keskindi bıçağı; gözleri bağlanmış birinin karşısında silahlı kişiye bıçak sallaması gibiydi. Canı daha da yanmıştı. Bahar umut demekti. Sokağa akmak, haftasonları beyoglunda takılmaktı. Vazgeçmeye kararlıydı. Artık hayatı bu çizgide sessiz sakin evinde alkol, sigara, müzik, filmlerle bazen kitap, dergi, gazetelerle geçecekti. Yaşlanmıştı belki de, o yüzünü görmüştü metrobüsün camında. Yakışmıyordu ama yapışacaktı. Kendi içine yönelip tekrar o kendi dünyasına sevecen gözlerle bakacaktı artık.
Loş bir ışık hüzmesinin altında karşısındaki ekrana bakıyor ve uzun zamandır duyamadığı müziğin o herkese özel olmayan fısıltılarını duyabiliyordu. Gözlerinin açık ya da kapalı olması farketmiyordu. Görebileceği birşey yoktu, hem duman yaşartıyordu gözlerini. Kaybetmişliğini düşünüyordu onca yazdıkları artık gitmişti, yanmış bitmiş kül olmuştu. Baştan o diyalogları kafasında yaşayarak yazması bile aylarını alabilirdi. Cesaretsizlik örneği gösteriyordu. Duyanların "yaşam devam ediyor üzülme"lerini kendi kulağına fısıldıyordu. Bu yüzden artık onlara bahsetmesine gerek yoktu. Hüznün paylaşıldıkca azalmadığını aksine paylaşıldığını, bulaştığını biliyordu. Aslında bu kadar abartılacak kadar çok değildi yazdığı sayfalar. Sadece hüznü seviyordu. Kimbilir neler saklıyordu bu hüznün arkasına. Biriktirmiş olmalıydı ve hepsini bu ucuz romanın 3 5 sayfasıyla yakmaya çalışıyordu. Müziği yakalayarak duraksaması, güzel sözlermiş demesi bunun kanıtıydı. Neler saklıydı o cam gibi gözlerinde. Yine duraksadı... Onun duyduklarını duyabilir misiniz? Müsadenizi istese, izin verseniz... Müsadenizi isteyemez ama, öncelikleri arasındasınız. Hiçbir zaman giden olamaz. Hırçındır, öfkelidir, küstahtır, uyuzdur, kendini beğenmiştir hepsi sayenizde. Siz yokken ne kadar sakindir. İçi dışı bir değildir. Her ne kadar olmaya çalışsada kişiye göre davranır. Onlarca rolü vardır. Herkese bir çakra kolyesi giydirmiştir oradan bakar rolünü oynar. Bak yine rolü değişti başka dünyalara gi....
Yarım günde doğaçlama olarak eğlencesine çektiğimiz bir şeydi. Montajı ise biraz daha can sıkıcıydı. Kelebekleri önceki gece votka eşliğinde hazırlamış ve az bucuk senaryoyu kafamızda çizmiştik. Lakin görüleceği üzere davetsiz misafirler senaryoya uymamıza müsade etmedi ve ortaya güzel şeyler çıktı. Çok eğlenmiştik çekerken...(2009 askerden dönüş sonrası)
Bayadır yazı yazmıyordum, müziğe ve filmlere kaptırmıştım kendimi. Yazı yazmak için düşünmek gerekiyordu ve bu aralar düşünmekle pek aram yoktu. Son düşüncelerim O'nu unutmamaya çalışmaktan ibaretti.
Unutmak istemiyordum, böyle bir güzellik unutulmamalıydı. İnsan aşık olduğunu hep ayrılınca anlarmış. O acının adı aşkmış. Böyle bir acı yaşamamıştım galiba. "Dünle beraber gitti cancağızım" O giderken sadece bakakalmak, gitme dur diyememek beni ne kadar derinden üzdüyse eminim onu da o kadar üzmüştür. Elim kolum bağlıydı... Önüne geçemeyeceğim, engel olamayacağım bir nedeni vardı. Haklıydı.
Ben sustum, o sustu. Sessizce içimizde fırtınalar koparak severek ayrıldık. Hangi neden beni sevdigimden ayırabilir diye düşünürdüm biri böyle şeyler anlattığında. Seversem sonuna kadar arkasında dururum derdim. "Sevgiyle yapılan hiç bir şey, insana zarar vermez"di, Candan Erçetin'in ninni şarkısında geçen mısra "korkmaksızın seveceksin" diyordu.
Ama hayat şartları... Neden ayrıldınız diye soranlara hayat şartları diyorum. İsyan etmiyorum bu hayat şartlarına, baştan bildiğimiz şeylerdi. Sonu görülebilen şeylerdi. Bana düşen "benim aşktan anladığım yaşananlar kar saydığım, kalbim sen de kaldı kır gitsin" den başka birşey değildi. Konuşma hakkım bile yoktu. Konuştu dinledim, tek bir kelime etmedim. Konuşmayınca güya dik durdum, tepki vermedim, normal karşıladım, soğuk kanlıydım. Pehh bi de bana sorun. Günler geçtikçe sinirlendim, "bana ne yaptın çocuk" dedim.
En sevdiğim şeyi de aldı, müzik dinleyemez olmuştum. Karın ağrıları verdi bana... Kokusu sinmiş t-shirt bırakmıştı arkasında. Odamın bir yerinde duruyor, çamaşır sepetine girmeyi bekliyordu. Kokusu azaldıkca paniğe kapılıyordum, hatıralarımızda aynı hızla silinmeye başlıyordu. Bana mutluluk veriyor diye, giden birinin hatıralarına sarılıyordum. 1,5 ay geçmesine rağmen hergünü yeni ayrılmış (hafif geldi bu kelime) terkedilmiş gibi bir nevi "groundhog day"mişcesine baştan yaşıyordum. Hergün öncekinin aynıydı, ses yoktu, yeterince tanımıştım olmayacaktı zaten.
Ben olsam birşeyler yapardım sevdiğim birini terkediyorsam bir şekilde bu acıyı da beraber sırtlamaya çalışırdım. En kötü ihtimalle kavga eder ayrılırdım ki aklından kolay silinsin. Değişimimden korkuyorum, bu tecrübe benimde başkalarına aynı şekilde davranmama yol açabilir. Biz ne acılar çektik senin ki yanına bile yaklaşamaz, çatt ayrılıyorum senden! olaylarına girebilirim. Ben sana geldiğimde böyle değildim. Neden beni daha kötü, taş kalpli bir insan yaptın demezler mi adama. En azından buna hakkın yoktu. En azından yılbaşı arifesinde aradığımda o telefonu açacaktın. En azından meşgulsen geri dönecektin. En azından bir mesaj yazacaktın. Aklıma takılmana gerek yoktu o gece. Bir hata mı yaptım ben olaylarına girmeyecektim ki daha once hal hatır sorardık. Artık mis kokan t-shirt üm çamaşır sepetinde. Bunları yazmamı tembihleyen de o. Artık herşeyiyle unut dedi. Kendine gel yeni müzikler kitaplar filmler oyunlar keşfet, kendine zaman ayır dedi. Uçaklara konsantre ol, işini düzgün yap dedi.
İş demişken artık nereye aidim bilmiyorum. Bi avrupa yakası(AHL), bi anadolu yakası(İSG). Ömrüm yollarda geçiyor(trafik trafik). Havaalanında çalışmanın en güzel yanı, sabah serviste geldik mi diye uykulu gözlerle etrafa degil gökyüzüne bakıyorum. Uçak göremezsem daha var diyorum uyumaya devam ediyorum, uçak görürsem yönüne bakarak havaalanının ne tarafta olduğunu, irtifasını da (yüksekliğini) gözüme kestirip varış için ne kadar süre kaldıgını tahmin ediyorum.
Şirket değiştiriyorum dolaylı yoldan, işler yolunda giderse geri kalan ömrümün önemli kısmını yurtdışında otel odalarında yöreye ait içkileri yudumlayarak geçireceğim.
Dip not: Yılbaşı arifesinde telefonu açmayarak bana iyilik yaptın, kendime gelmemi sağladın. Yoksa o t shirt benimle konuşmayacak, beni kendime getirmeyecekti. "Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.."
Rüzgar dedi ki güzel şeyler biter,
Kalbim dedi ki unutmasın yeter!
En Güzel Günler Senin Olsun...
bonus:
frameborder="0" allowfullscreen>
bonus 2:
I left my girl back home, I don't love her no more
And she'll never f*cking know that, these f*cking eyes that I'm staring at
Let me see that ass, look at all this cash
And I've emptied out my cards too
Now I'm f*cking leaning on that
Bring your love baby I can bring my shame
Bring the drugs baby I can bring my pain
I got my heart right here, I got my scars right here
Bring the cups baby I can bring the drink
Bring your body baby I can bring you fame
That's my motherf*cking word too
Just let me motherf*cking love you
Listen ma, I'll give you all I got
Give me all for this, I need confidence in myself
Listen ma, I'll give you all of me
Give me all of it, I need all of it to myself
Oh, oh, oh
Woah
So tell me you love me
Only for tonight
Only for tonight
Even though you don't love me
Oh, oh
Just tell me you love me
I'll give you all of me, I'll give you all of me
Even though you don't love me
Let me see you dance
I love to watch you dance
Take you down another level
Get you dancing with the devil
Take a shot of this
But I'm warning you
I'm on that shit that you can't smell baby
So, put down your perfume
Bring your love baby I can bring my shame
Bring the drugs baby I can bring my pain
I got my heart right here, I got my scars right here
Bring the cups baby I can bring the drink
Bring your body baby I can bring you fame
That's my motherf*cking word too
So let me motherf*cking love you
Listen ma, I'll give you all I got
Give me all of this, I mean confidence in myself
Listen ma, I'll give you all of me
Give me all of it, I need all of it to myself
I need all of it
So tell me you love me
Only for tonight
Only for tonight
Even though you don't love me
Oh, oh
Just tell me you love me
I'll give you all of me, I'll give you all of me
Even though you don't love me
Bugün doğumgünüm 12 yaşındayım.
Herhangi bir kişinin ölümü, bu en yakınınız olsa bile insanın kişiliğini bu denli değiştiremez. Herhangi bir insanın dışında tutabileceğim liderler var tabii ki, onlar dünyayı değiştirmişlerdir, yakarak yıkarak o coğrafyadaki insanlığın tarihini (haklı ya da haksız demiyorum). Bir şehrin yıkılması ise o şehirdeki insanların anlam veremedikleri şekilde sahip olduklarını feda ederek değişimlerine yeniden doğuşlarına sebep olmuştur. Öfke duyarlar; inandıkları, sahiplendikleri bir vizyon bir düşünce ya da ülkeleri için olsa ses çıkarmazlar. Ama neden durup dururken kendi hallerinde yaşarken o sıcacık evler yıkılır, hayatlar altında kalır anlam veremezler. Bunadır bütün öfkeler, çıldırışlar, isyanlar.
Peki ya ben o günden sonra daha nasıl inanabilirdim hayatın güzel olduğuna. İnsan hayatından vazgeçiyor bitsin bu çile diyor; su sırasında, gaz sırasında, yemek sırasında beklerken. Elleri üşüyor kimse tutmuyor çokta umurumda diyor, ellerini cebine sokup başını öne eğiyor. Yüzü rüzgardan donuyor, ısıtacak tek bir yer bile olmadığından sesini çıkartmıyor. Sanıyorlar ki esen soğuk rüzgardan dolayı gözleri doluyor, o rüzgara inat uzakları görmeye çalıştığından gözleri ıslanıyor.
Etraf yıkılmış binalarla dolu.
Jeneratörle çalıştırılmış bir tv ye denk geliyor tek başınalığın öyküsünü dinliyor tvde. Sanıyorlar ki içecek su bulamazken tvde kadeh kaldıranlara isyan ediyor. Asla! Tv dekilere içerlemesinin sebebi daha 2 gün önce aynı hayatı kendiside yaşıyordu şimdi ne oldu da bu kare bu kadar uzaktı ona. Onu hatırlıyor da ona isyan ediyor. Neden ben diyor !
Ergenliği kırılmışlar o sokakta top oynarken ne mutlulardı. Artık kimse top oynamıyor o sokakta. Herkes o sokak dışında düzce dışında nerede yaşayacağını planlamaya çalışıyor.
İzmitten okuldan gelmiş daha eve gireli 5 dakika olmamıştı. Yine o çatırtı ta derinlerden, ağlayacaktım o çatırtıda. Kabus olsun bu dur dur sallama diyordum içimden. Endişeleniyordum hayır hayır bir daha olamaz olmamalı diyordum. Zaten ev orta hasarlı. Annem ablam evde içindeyiz bu evin üstümüze yıkılacak diyor, annemle ablama bakıyordum. Çok endişelilerdi. Belki son kezin bakışıydı bu, son bakıştı. Durdu sandık ama yanılmışız. Kendimizi zor attık dışarı vücut olarak. Beynim çoktan iflas etmişti, öfkeye çıldırışa yenik düşmüştü. Yeni biri doğmuştu. Susmaya karar vermişti, kendi başına kalmaya, bir canı olduğunun farkındaydı alsalarda içi yanmazdı artık. Alınmıştı çünkü, mutluluğun bir daha yüzüne yakışmayacağını biliyordu. O gece sogukta ateş başında tek başına uyumuş uyandığında paçaları yanmış sönmüş, pantolonu ayazdan kapkatı kesilmiş ama kendisi üşümüyordu. Yemek bulabilmek için eve girmiş eve girdiğinde depremden önce hazırlanmış olan masanın yerle bir olduğunu görmüş, karnı guruldamıştı.
Herkes walkmanden haberler için radyo dinlemeye çalışırken o son pilleriyle hep şarkılar dinlemişti.
Hoparlörlere pil bağlayıp herkes dinlesin istemişti ama ayıplanmıştı.
Kendi kendine konuşmuş, içinden şarkılar söylemişti, ve asla hayal kurmamıştı. Akışına bırakmış artık hiçbir şeye müdahale etmiyordu. Ara ara öfke patlamaları yaşıyor, kendiliğinden sakinleşiyordu.
Ergenliğime inildiğinde bunlar var, aklımdan çıkmıyor. Benim gibi binlercesinin hayatı bu şekilde değişti, ülke geneline yayılmış durumdayız. Ve yenileri geliyor bu son depremle.
Şehirler yıkılır
Hayatlar altında kalır
Aslında cezalandırılanlar geride kalanlardır
Bi de gidenler vardır. Asla unutulmazlar!
"Dokunsam ağlar mısın düşünüp o yılları?"
2 hafta önce kuzenimin düğünü nedeni ile memleketime gitmiştim. Gidince farkettim uzun zaman olmuş. Ailemi bir şekilde görüyordum ama baba ve ana evine uzak kalmıştım. Baba evinde kalabilmek için işten izin alıp bir gün erken gitmiştim. Orada olmayı seviyordum. Kendi başına bahçesiyle hayvanlarıyla dağ evi diye tabir edebileceğimiz bir yerde yaşıyor babam. Kedileri vardı yeni yavrulamışlardı ama görememiştim. Fotograf makinemi tozlandıgı yerden çıkartmak için iyi bir fırsattı...
Üstteki en sevdiğim yavru, diğerlerine göre biraz ufak kalmış. En son doğduğu için diyor babam, bu yüzden boşta meme kalmadığından pek beslenememiş olabiliyor diyor.
Direk sevgiyle besleniyor. Annesinin sırtına kendi başına çıkmıştı burda.
Babam çiçeklerine zarar gelmesine tahammül edemeyen bir insandır... Ama bunlarla baş edemiyor. Bahçenin heryerinden çıkıyorlar. Koşuyorlar, kavga ediyorlar, tırmanıyorlar...
"Yalan söylemem asla diyenlerdenim. "
Hiçbir insana zarar vermem asla ama geçenlerde yanlışlıkla xxx in ayagına basarak düşmesine, soyunma odasında t-shirtümü çıkartırken ordan geçmekte olan yyy nin gözlüklerinin burnunu acıtmasına, çalışırken zzz nin ayagına alet düşürmem dışında.
Ama hiçbir insana zarar vermem asla...
Yalan söylemem asla... Biraz abartmışlığım olabilir olayları.
Önce o başlattı ama o kadar yetenekli olmasaydı. O o kadar şey anlatırken bende susamazdım etkileme gereksinimi duydum çünkü etkileniyordum yavaş yavaş. Sidik yarıştırdığımı anlamıştı tabii ki. Diyalogun özetini geçmem gerekirse:
O dans ediyor BEN bateri çalıyorum.
O fotograf çekiyor BEN resim yapmayı seviyorum.
O kendince kliplerde ufak danslar sergiliyor BEN kısa film çekiyorum.
O film izliyorum diyor BEN kitap okumam lazım diyorum.
O dans antrenmanı yapıyor BEN kondisyon aletleri ile spor.
Bu dediklerimi dönem dönem yapmışlıgım var ama bunları şu an yapmıyorum. Dediklerimin mealine gelirsek ; bateri çalmıştım ama kısa bir macera olmuştu, 4 sene falan olmuştur stüdyonun önünden geçmeyeli. Evet resim yapmayı seviyorum daha dogrusu başkaları resim yaparken işlerine karışmayı. 2 tane klip çekmiştim amatorce birini yayınlayabilirim aslında. Evet kitap okumam lazım! Aletleri alalı 2 hafta oldu ufak caplı çalışmalar başladı tabii ki.
Neden kendimi yalan söylemiş gibi hissediyorum? Sadece biraz abartmışım. Hadi onu geçtim kendime yalan söyledim, bunları severek yapıyormuşum gibi bir izlenim uyandırdım, buna kendimde kandım bu aralar. Neyse lafı uzattım kitap okumalıyım
http://www.humanpiano.org/indextr.php
İnsanlar seslerini duyurmaya çalışıyor...
Ses derken, gerçekten kendi seslerini kullanarak neler yaşadıklarını özet geçen metinler eşliğinde kendi parmaklarına dokunarak o an lara tanıklık ediyorsunuz.
Bence çok etkili, ayrımcılıklara karşı bi nebze daha duyarlı olmamız gerektiğini düşünüyor ve hayatlara müdahele etmeliyiz artık diyorum...
Nefes almadığımı hissettim. Nefessiz kalmıştım. Ne zamandan beri hatırlamıyorum. Hala nefes alamadığımın da farkındayım. Sadece birgün içerisinde 3 kere nefesimi tamamen hissetmiştim. Soluk bir yüz... Hiç daha önce soluk bir insan yüzü görmemiştim. Uyuyor gibiydi. Korku yoktu içimde. Ölümlerden korkmuyordum. Lisede yalnız yaşarken korkmamayı öğrettim kendime. İnsanın başına gelebilecek en kötü şey yakının ölmesiydi, kendimi buna alıştırdım. Ona göre yaşadım. Dayımın vefatından bir hafta önce eniştem vefat etmişti. Ben gidememiştim ama herkes oradaymış. Cenaze günü soğukkanlıydım geniş ailemizde son günlerde siyahın moda olmasından bahsetmiştim. Ama otobüste şehirlerarası giderken kız gibi ağlamıştım. Hatıralardı beni yıkan. Kuzenlerimin üzüntüsüydü beni üzen. O soluk yüzü görünce nefesimi hissetmiştim.
Eve vardığımda herkes oradaydı, o kadar hızlı gelmiştim ki hızımı kesemiyor selamlaşmalardan taziyelerden daha onemli birşey yapmam gerekiyor da hızlı davranıyormuş gibi yapıyordum. İçim sıkılıyordu eve girmek istemiyordum. O manzarayı görmeyi ne kadar ertelersem o kadar iyi gibi geliyordu. Hazır hissettiğimde içeri girdim. Yengeme ve yaşıt kuzenime sarıldım, söyleyebilecek tek bir söz bile bulamadım. Dilim tutulmuştu. Diğer odaya arkadaşlarının eşlik ettiği büyük kuzenimin yanına gittim. Beni görünce sarıldı, hep seninle gurur duyardı. Senden bahsederdi dedi. O an nefesimi hissettim. Soluksuz kalmışım gibi yeni uyanmışım gibi. Demek istedim hayatımda önemli bir yere sahip Dayımı hep örnek aldım, izinden gidiyorum ve gideceğim. Ama diyemedim, diyemedim... Bundan dolayı ömrüm boyunca pişman olmayacağım,
Dışarı çıktım güya nefes alacağım, yaktım bir sigara binanın kenarında içiyorum. Kafamı kaldırıp baktım o perde. Karşı apartmanda yıllar önce içerisinde dolaştığım halısına çıplak ayak bastığım, mutlu olduğum o daire. Perdeler hala kırmızımsı. En son kavgamızdan önce taşınacağından bahsediyordu. Hala orada yaşıyor olabilir miydi? Ya da perdelerini çıkarken bırakmıştı belki bana inat. Ama nefesimi yine hissettim. Onca zamandır aşk bana hala uğramamıştı. O ise bu yaz evleniyordu. Umarım aşkı tekrar bulmuştur ve mutlu olur...
Kendi mesleğimle ilgili olarak merak edilen ayrıntıları yazmak istedim bugün.
Ayrıca sorularınız olursa elimden geldiğince cevaplamaya çalışırım.
Öncelikle ilk olarak havayolunun karayollarına göre neden daha güvenli olduğunu gösteren istatistiksel bir siteyi incelemenizi tavsiye ederim. http://www.airdisaster.com/statistics/
Bu sitede de görüldüğü üzere Avrupadaki havayolu şirketlerinin (THY hariç) kaza oranları 0,32 ile 1,67 arasındadır. Bu oran karayoluna göre oldukça azdır.
Demiryolu taşımacılığında ise ülke olarak bir sıkıntı içinde olduğumuz gözler önünde, kısa mesafelerde oldukça kullanışlı fakat uzun mesafelerde zaman, güvenlik ve bazen rahatlık açısından taviz vermek zorunda kalabiliyoruz.
Deniz taşımacılığı karayolu trafiğinden kaçış olarak kullanılan yedekte tutulan bir ulaşımdır bana göre.
Hepsine birden baktığımızda havayolu taşımacılığının güvenlik, rahatlık, zaman ve bazen ücret açısından diğerlerinin bir adım önünde olduğunu görüyoruz. Kullanınız, kullandırınız.
Yanlış bilinen ya da merak edilen daha önce karşılaştığım sorulardan birkaçını buraya yazmak istiyorum.
Uçakta öncelikle tek kanat vardır. Sağ sol dediğimiz zaman kısımlarından bahsederiz. Sağ kanat sol kanat diye birşey yoktur. İç kısımdan birbirinin devamıdır.
Yakıt kanatta ve uzun mesafeli uçuşlarda center tank denilen arka kargoya yerleştirilen seyyar tanklarda depo edilir.
Kanatlar sağlam yapılmalarına rağmen esnektirler. Uçuş sırasında bir kuş gibi kanat çırpıldığına şahit olabilirsiniz. Korkmanıza gerek yok.
İniş takımı ayriyetten kalkış içinde kullanılır. Kalkış takımı değilde iniş takımı denmesinin sebebi inişte daha çok risk olduğundandır. İniş takımı arızalı olduğunda yerdeysek sorun değil ama havadaysak yumuşak bir zemine ya da köpüklenmiş havaalanına o da olmadı suya iniş zorunludur.
Kara kutu diye bahsedilen kutu aslında kara değildir. Parlak bir turuncu renge sahiptir. Kazadan sonra kolay bulunsun göze çarpsın diye bu renk seçilmiştir. Kara kutu denmesinin sebebi ise her zaman kara bir habere vesile olmasıdır. Kara kutu içindeki kaydediciler sayesinde kokpitte konuşulanların kaydını tutar (CVR=Cockpit Voice Recorder). Ayrıca 2 tanedir. Bir diğeri ise uçuş bilgilerini kaydeder (FDR=Flight Data Recorder). Böylece kaza sonrasında konuşmalardan ve uçuş bilgilerinden kazanın nedeni ortaya çıkartılır. Bir uçağın düşmesi için en az 2 farklı sebebin olması lazım. Tek başına bir arıza uçağı düşürmez. Misal: Sol motor sustu diyelim, uçak düşmez. Sol ve sağ motor sustu uçak yine düşmez. Uçaklar dizayn edilirken her sistemin illa ki bir yedeği düşünülerek ayrıca pilot ya da teknisyen hatasına karşı dizayn edilmiştir.
Fight Club ın bir sahnesinde oksijen maskelerinden bahsediyordu. Oksijen maskelerinin paniği azaltmak için verildiğini ve kafa yaparak insanı uyuşturduğundan bahsediyordu. Oksijen maskesinin normal soluduğumuz havadan farkı biraz daha fazla oksijen oranına sahip olması. Daha fazla oksijenin kafa yaptığını düşünürsek yaylalarda yaşayan insanların kafası her daim iyi olmalı.
Aklıma son olarak can yelekleri geliyor. Havada uçan bir cisimden kurtulmanın yolu karaya ulaşmaktır bunun için ise araç olarak can yeleği değil paraşüt lazımdır. Amma velakin paraşüt kullanması kolay bir araç değildir. Onca yolcunun panik halinde atlayacağını düşünürsek karaya sağ salim inilmesi mucizelere bağlıdır. Bırakın pilot indirsin uçağı yaşama şansınız daha fazladır. Ayrıca uçaktan atlamanızı gerektirecek bir hal aklıma gelmiyor. Yangın çıkarsa yeteri kadar yangın söndürücüler zaten mevcut. Ayrıca pilotlara da paraşüt verilmiyor. Can yeleklerine geri dönecek olursak koltuğunuzun altında mevcuttur. Bazı hallerde uçak denize inmek zorunda kalıyor bu durumda can yelekleri işinize yarayabilir. Uçak indikten sonra hala hayattaysanız eğer, şişirme ipini çekiniz yoksa can yeleği sizi uçağın tavanına yapıştırır uçaktan kurtulmak için aşağıya yüzmek zorunda kaldığınızda ise bu zor olabilir
Ayrıca olağanüstü hal anında tahliye için kapılar açıldığında escape slide lar açılır. Bunlar uçağın kapısından aşağıya kadar uzanan şişme botlardır. Kayarak karaya ayak basabilirsiniz. Su üstünde yüzebilirler.
Kaza olduktan sonra kazayı anlayan bazı sistemler mevcuttur (ivme farkından dolayı) bu sistemler uçağın yerini merkezlere gönderir. Bu şekilde kaza alanına kısa sürede ulaşılır. Merkezler ayrıca uçakta bi aksaklık olduğunda zaten izlemeye alırlar. Bunu pilot ile haberleşerek durum hakkında bilgi alarak ve bilgi vererek yapılması gerekenler hakkında fikir alışverişinde bulunarak yaparlar.
Topic: "Yıl 2000 ben Burak Kut burada herşeyi olduğu gibi dinlemenizi istiyoruz. Şu an stüdyodayız piyanoda Eser Taşkıran..."
Part one: Burak KUT
Hep aynı isimli şarkının başında böyle bir konuşma vardı. Şarkıyı çok sevdiğimden defalarca dinlemişimdir. Her defasında bu konuşma kısmına gıcık olurdum. Şarkının bir kısmıymış gibi eşlik ederdim şu an tam söylenenleri hatırlamasam da o zamanlar şiir gibi okurdum. Burak Kut un sesini, müziğini beğenirdim. Yaşımın küçük olduğundan değil, onun yaşının şu ana göre daha küçük olduğundan. O yüzden eskiden dinlerdim degil eski halini dinliyorum. Onu bu hale bizim nasıl soktuğumuzu ise adım adım bilen ve izleyenlerdenim. Onun ise kendini gün geçtikce nasıl dibe batırdığını duyanlardanım.
Part two: Eser TAŞKIRAN
Yıl 2000, bu albümde isminden haberim olmuştu. Sonraları karşıma Egoist isimli grupta ve Mançoloji albümündeki düzenlemeleri ile çıkmıştı. Klavye çalmak onun hayatının tümüymüş gibi gözükmekte. Kurtalan Ekspres in genç klavyecisi ve daha nice düzenlemelerin yaratıcısı.
Part three: Meltem TAŞKIRAN
Eser Taşkıran'ın ablası. Egoist grubunun solisti. Mükemmel bir sese sahip keşke yeniden albüm çıkartsalar. Keşke küçülsemde hocam olsa, çok tatlı ve çok güzel bir insan. Çok güzel sözler yazabilme yeteniğine sahip.
Part four: Meltem Serin Eser
Evet bu üç kardeşin diğerinin adı Serin'dir. Kendisi daha hiç karşıma çıkmadı. Ama isimlerden oluşan cümle bütünlüğüne bakar mısınız?
Egoist albümlerini genel anlamda beğenmişimdir. Son albüme küsüm biraz adı " On " du galiba.
Bu klip son albümdendi galiba. Klavyedeki balık etli adam Eser Taşkıran. Vokalistimiz ise güzeller güzeli Meltem Taşkıran. Savaş Dinçel anısına çekilmiş bir video...
Bonus olarak canlı performans
Artık Kartal'da yaşıyorum. Yeni şirketime başlayalı tam bir ay oldu. Yeni şirket demek haliyle yeni ev, yeni ev arkadaşı, yeni eşyalar, yeni komşular, yeni masraflar demek.
Yeni komşular derken karşı komşulara kanım ısındı onu belirtmek istedim. Yoksa komşuluk artık bla bla... Gerçi kaç kişi kaldığını kestiremedim daha karşımızda.
En iyi komşu benden daha az ses çıkaran komşudur. Faydasını geçiyor artık insanlar zararı olmasın yeter diyorlar. Sesleri çıkmıyor yeter de artar bana :)
Daha öncesinde suyun karşısında Atatürk Havalimanında çalışıyordum bilmediğiniz üzere.
İstediğim şartlar oluşmadı dedim ve Sabiha Gökçen HL 'na başka bir şirkete geçiş yaptım.
Teklifleri iyi sayılırdı. Bazıları orada yoluna devam etti. İnsan verdiği kararların
sonucunu merak ediyor. Verdiğim bu kararın neticesinde neler kazanıp neler kaybettiğimi diğer arkadaşlarımın kazanıp ve kaybettiklerine göre sürekli karşılaştıracağım galiba.
Kendim birşey başaramasam bile onlar başarısız olursa başarılı olacağım, süperrr. İyi ki kalmamışım diyeceğim. Hayatımın kadınıyla bu taraftayken tanışırsam, kadere inanacağım aldığım kararı süper olarak nitelendireceğim. Sonra ayrılırsak kafamı zikeyim bok var geçiş yaptım bu tarafa taşınmasaydım da hiç tanışmasaydım diyeceğim.
Diğerleri zam alacak, hay bu şirketin diyeceğim. Ben alacağım zammı onları cesur olmamakla suçlayacağım. Şirket batacak onlar beni sabırsız olarak nitelendirecek, niye beklemedin teklifi diyecek. Senin yüzünden battı cenabet adam diyecekler.
Belki facebooklarına paris'te, roma'da, londra'da çekilmiş fotolarını koyacaklar bende dakar'da, kahire'de, pekin'deki fotolarımı koyarım. Ya da tam tersi olur. Kısacası bunların hiçbirini göze almadım seçimimi yaparken. Ya mal olmalıyım ya da çok kızmış olmalıyım ya da akıllı biri olmalıyım. Önümdeki seneler bunu ortaya çıkaracak galiba. Ama asla pişman olmayacağımdan eminim. Herşeyde bir hayır vardır diyenlerdenim.
Tek üzüntüm karşıya geçmek, tam bir felaket geliyor bana. Ama herkeslerde o tarafta kaldı. Yazda geliyor... O taraftakilerle(the others) nasıl görüşeceğim :( Bu tarafta yeni arkadaşlar edinmem lazım. Nasıl oluyor da oluyordu bu iş?
İzleyiciler
Hakkımda
- CuRock
- Küçükken oyuncaklarımı parçalardım, büyüdüm geliştim. Artık uçakları parçalıyorum, sonra tekrar topluyorum...
